ÇOCUKLARA YÖNELİK CİNSEL İSTİSMAR

Ne yazık ki yine birkaç cinsel istismar vakasıyla sarsıldık. Ülkemiz bu konuda giderek artan vakalar yüzünden kötü bir görüntü sergiliyor.
Çocuk Seks İşçiliği, Çocuk Pornografisi ve Seks Amacıyla Çocuk Ticaretine Son Ağı (ECPAT ) 2015 yılı Türkiye Raporuna göre; Türkiye’de cinsel suçların % 46’sı çocuklara karşı işleniyor, her ay en az 650 çocuk cinsel istismara uğruyor ve Türkiye’de 50 bin çocuk seks kölesi bulunuyor.
Adalet Bakanlığı’nın 2014 verilerine göre ise her ay adli tıp kurumuna 650 çocuk cinsel istismarı vakası gönderiliyor. Toplam mahkumiyetlerin yüzde 61’ini ise çocukların cinsel bütünlüğe karşı işlenen suçlar oluşturmakta.Kayıt altına alınamayan cinsel saldırıları düşünürsek tablo çok daha vahim.
Peki bu konuda neler yapmalıyız? Cinsel istismar konusunda toplum olarak eğitime ihtiyacımız var. Öncelikle istismarın önlenmesine yönelik topyekün bir çaba, sonrasında istismar vakalarının bildirimi konusunda bilgili ve duyarlı olmalıyız.
Eğitim konusunda uzun bir yazıyı daha sonraya bırakarak bildirimler konusuna değineceğim.
İstismar bildirimleri, 155 Alo Polis hattı, 156 Alo Jandarma hattı, en yakın Polis Merkezine veya Cumhuriyet Savcılığına yapılmalıdır. Cinsel istismar şüphesi varsa ayrıca Alo 183 aranabilir. Alo 183 hattı, aile, kadın, çocuk, engelli, yaşlı, şehit yakınları ve gazilere yönelik hizmetler hakkında bilgilendirme ve yönlendirme sağlamaktadır. Mesai saatleri dışında ve savcılığa ulaşımda sorun olursa, oturulan semtin bağlı bulunduğu karakola başvurulmalıdır.
Burada vurgulanması gereken en önemli konu, istismar suçunun yetkili makamlara bildirilmemesinin suç olmasıdır. Türk Ceza Kanununa göre ; işlenmekte olan bir suçu yetkili makamlara bildirmeyen kişi, bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Kamu görevlisi veya sağlık mensubu bildirimde bulunmazsa, bu ceza iki yıla kadar çıkabilir.
Son söz olarak, geleceğimizin güvencesi gözbebeğimiz çocuklarımıza karşı yapılan bu tür suçların bildiriminin ceza almamak için değil, insani nedenlerle bir görev olarak yapılması ve vicdani bir sorumluluk bilinci içinde olması gerekliliğidir.

BİRDEN FAZLA DİL ÖĞRENİMİ

BİRDEN FAZLA DİL ÖĞRENİMİ
Prof. Dr. Nilgün SARP
Üsküdar Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Çocuk Gelişimi Bölümü
GİRİŞ
Çocuğun gelişimi ve çocukluk tanımları ortaçağdan buyana tarihsel ve kültürel anlamda değişimlere uğramıştır. Yıllar boyunca geliştirilen çocuk gelişimi alanındaki kuramlar ve araştırmalar sonucunda, çocukluk döneminin ayrı bir dönem olduğu ve bu ayrı dönemin, yaşamın tamamını etkileyebilecek önemli özellikleri nedeniyle, etkili ve özenli bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğinin farkına varılması 18. Yüzyıl aydınlanma dönemiyle başlamasına rağmen, ancak 19. Yüzyıldan sonra anlaşılmıştır (Sarp,2016).
Çocuğun gelişimi bir bütündür ve sağlıklı bir çocukta, motor, bilişsel, sosyal-duygusal ve dil gelişimi bütündür ve birbirinden bağımsız olarak gelişim göstermez. Dil, temel gelişim alanlarından biridir ve dil gelişimi çocuktan çocuğa farklılık göstermesine rağmen onun olgunluğu ile de bağlantılıdır. Özellikle çocuğun gelişiminin tanımlanmasında, gelişim geriliklerinin belirlenmesinde dil becerilerinin saptanması önemlidir.
Dil becerilerinin gelişimi, yaşamın ilk yıllarından itibaren nitel ve nicel olarak artış gösterir ve karmaşık bir yapıya sahiptir. Bebekler dili kullanmaya ve anlamaya bebeklikten itibaren, yetişkinler anlamadan kullanmaya başlarlar. Genel olarak dilin bileşenleri; biçim, içerik ve kullanım başlıkları altında aşağıdaki gibi gösterilebilir;
1-Biçim;
A-Sözidizimi-Sentaks
B-Sesbilgisi-Fonoloji
C-Biçimbilimi-Morfoloji
2-İçerik
A-Anlambilim-Semantik
3-Kullanım
A-Kullanımbilim-Pragmatik
Dil anlayışı, “alıcı iletişim” olarak psikodilbilimciler tarafından tanımlanır. Bebekler konuşabildiklerinden daha önce dili anlamaya başladıklarından dolayı, yetişkinler bebeklerle sürekli konuşmalıdırlar ancak bebeklerin yetişkinlerin konuşmalarını tam olarak ne zaman anlamaya başladıkları ise bilinmemektedir Smith,2014:149).
Gelişimi normal seyreden çocuklar, büyüdükleri ortamda kendi dil becerilerini edinirler, bunun için özel çabalara gerek olmayabilir, çünkü tüm sağlıklı çocuklar bulundukları ortamda konuşulan dili öğrenirler. Ancak özel ilgi gösterilen çocuklarda dil becerilerinin gelişimi daha hızlı olabilir, örneğin anlam, sözcük yapısı, dizimi ve kullanımı artabilir (Sarp,2016).

DİL VE BEYİN İLİŞKİSİ
İnsan beyninde milyarlarca sinir hücresi yer almaktadır. Beynin en üst seviyesi, serebral kortekstir. Serebral korteks sadece memelilerde bulunur ve insan korteksin en büyük oranına sahiptir. Dil gösterimi ve işleme kortekste bulunur. Dil alanındaki yapısal gelişme, anne karnında 7. Ay civarında oluşmaktadır. Aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi, sol yarımkürede işitme bölgesinin önünde frontal lobta Broca alanı ve altta sağda yer alan Wernicke alanı bulunmaktadır. Wernicke alanı anlambilim- görsel-işitsel çağrışım ve sözcük-nesne ilişkilerini kontrol eder. Broca alanı ise dilin sesletim, söz dizimi aşamasını kontrol eder. Konuşma açısından, her iki yarımkürenin eşgüdümlü olarak çalışması gerekmektedir (Freiderici,2011; 1358., http://www.belgs.ir/imgupl/23529b09a37f0a0c1e11e01d8619b93a.pdf) .

Şekil 1: Beynin Temporal lobunda Broca ve Wernike alanları.
https://www.google.com.tr/search?q=beyinde+dil+ile+ilgili+alan
Dil, beyin gelişimini etkiler. Hayatın ilk yıllarında beyinde bulunan nöron ve bu nöronların buluştuğu bağlantı noktaları olan snapslerin sayısı şaşırtıcı hızla artar. Yaşamın ilk yıllarında her saniyede 1 milyondan fazla yeni sinirsel bağlantı oluşur. Bunlar, beyin mimarisini oluşturan bağlantılardır ki daha sonraki öğrenme, davranış ve sağlığın tümünün temel aldığı altyapılardır. İki yaş civarında snapslerin sayısı yetişkin seviyesine ulaşır. Üç yaşında çocuğun beyni 1000 trilyon snaps barındırır ki bu sayı yetişkin beyinlerinde bulunan snapların iki katıdır. Aşağıdaki şekilde görüleceği üzere, üç yaşından sonra bazıları yok olmaya başlar. Ergenlik ve yetişkinlik döneminde ise kullanılmayan bağlantıların “budanması” süreci yüzünden snapslarin sayısı azalır (https://developingchild.harvard.edu/) .
Bu nedenle beyindeki kullanılmayan snapsların budanma sayısının azaltılması hedeflenmelidir.

Şekil 2; Beyindeki snapsların yaşa göre yoğunluğu.

Beyin gelişiminin desteklenmesi için ilk akla gelen yollardan biri çocuğa erken yaşta deneyimler sağlamaktır. Bebeklere algısal, motor ve dil ile ilgili tecrübeler sağlamak beyinde dendritlerin oluşmasını sağlayacak ve snapslerin sayısı arttıracaktır. Bu nedenle bu hassas dönemin özenle değerlendirilmesi gerekir. Erken beyin gelişiminde ‘Hassas dönemler’ diye adlandırılan bu dönemde, erken deneyimler sonraki öğrenme ve gelişim yollarını belirler (Şekil 3) (Ülküer,2017:30-31).

Şekil 3; Beyin Gelişiminde Hassas Dönemler
Erken deneyimler ve çocukların ilk yıllarında geliştiği ortamlar, okulda ve yaşamda daha sonraki başarıyı etkilemektedir. Çocukların eğitim başarısına yönelik engeller erken başlar ve müdahale edilmeksizin büyümeye devam eder.
Harvard Üniversitesi, Çocuk gelişim Merkezi’ne göre, çocukların kelime dağarcığı farklılıkları 18 aylıkken görülmeye başlanmaktadır. Bu farklılıklar Yükseköğrenim almış aile çocukları lehinedir (Şekil 4). Şekilde görüldüğü gibi, dağılımındaki farklılıklar ilk önce 18 aylıktan itibaren, yükseköğrenim düzeyine sahip bir aileye, gelir düzeyi düşük veya eğitim ve gelir düzeyi düşük bir aileye nazaran farklılık göstermektedir. 3 yaşında, üniversite eğitimli ebeveynleri olan çocuklar, işçi çocuklarından veya ekonomik sorunları olan aile çocuklarından 2-3 kat daha fazla sözcük dağarcığına sahiptirler. Dezavantajlı çocuklar okula geldiklerinde, hayatlarının erken dönemlerinde zengin bir dil ortamından yararlanamadıkları sürece akranlarının gerisinde kalmaktadırlar (www.developingchild.harvard.edu).

Şekil 4:Aile Eğitimi ve Çocuğun sahip Olduğu Kelime Sayısı

İKİ DİLLİLİK
İkinci dil öğrenimi, 1970 li yıllara kadar eğitim çevrelerinde “ciddi bir sorun” olarak algılanmıştır. Kanadalı dilbilimci Jim Cummins (1979)’in “eşik kuramı”, iki dilliliğin zihinsel beceriler üzerindeki etkisi konusunda yeni bilgiler sağlamıştır. Bu konuda, Baker (2006)’ın «Üç katlı ev» benzetmesi, ikinci dilin edinilmesini basit bir biçimde açıklamaktadır. Baker’a göre; eğer çocuk dilsel beceriler açısından evin birinci katında ise, hem bilişsel becerileri hem de dilsel becerilerinin eksiklikler içerdiği düşünülmelidir, evin ikinci katında bulunan çocuklar birinci eşiğe ulaşmış olarak nitelenebilirler. Çocuk açısından iki dilliliğin olumlu faydalarının elde edilebilmesi ve bilişsel becerilerin en üst seviyede gelişebilmesi için, evin üçüncü katına yani ikinci eşiğe ulaşabilmeleri gerekmektedir. Birinci dildeki kavram gelişimi ne kadar zenginse, ikinci dil de o oranda gelişecektir (Yağmur,2007:62-63).
Dünyada iki veya daha çok dili konuşabilen çocuk sayısı azımsanmayacak kadar çoktur ve 18 ay öncesi bebekler, eğer evde iki dil konuşuluyorsa, her iki dilden de sanki tek bir sözcük dağarcığı gibi kelimeler öğrenirler. İki dilli bir çocuğun kullanılan dillerden hangisini daha çok kullanacağı, o dillerin hangisi ile daha fazla muhatap olmasıyla ilişkilidir. Aşağıdaki tabloda kreşe giden ve kreşte İngilizce, evde İspanyolca dillerine maruz kalan bir çocuğun “kedi” anlamındaki İngilizce “cat” ve İspanyolca “gato” kelimelerini öğrenme aşamaları gösterilmektedir (Smith,2014:154-155) .

Tablo 1: Çocukta İki Dili Öğrenme Adımları

Tabloda görüldüğü gibi, çocuğun kedi kelimesini her iki dilde öğrenmesi dört aşamada gerçekleşmektedir.
İki dili aynı anda öğrenen çocuklar, her iki dili kapsayan sözcüklerden oluşan zihinsel bir sözlük varlığı oluştururlar. Okul öncesinde sözcükleri karıştırabilirken, ilkokula geldiklerinde zihinsel olarak sözcükleri ayırt etmeye başlarlar ve o dil hakkında düşünebilme becerisi kazanırlar. Bu ilerleme “üst dil bilimsel farkındalık” tır. Yani o dil ile ilgili anlayış geliştirme, düşünme ve konuşma yeteneğidir (Smith,2014:401).
Çocuğun iki dilli yetişmesi, gelişmesini engelleyici değil, pekiştiricidir. Zihinsel esneklik, soyut düşünce, öğrenme ve problem çözme becerileri için kritik nitelikte olan çalışma belleği gibi bilişsel becerileri de olumlu yönde etkilenmektedir. 10 yaşından önce iki dille yetiştirilmeye başlanan çocuklar, tek dille yetiştirilen akranları ile aynı zamanlarda dil bakımından kritik gelişimsel süreçleri geçirir ve dil kirliliği veya karmaşası gibi belirtiler göstermez. İki dilli olmak sadece sözel becerilerle sınırlı değildir, dille ilgisi olmayan bazı bilişsel becerileri de kapsamaktadır. Çocukların sözel olmayan becerileri, örneğin okuma becerilerinin yanı sıra matematik becerilerinin de olumlu yönde etkilendiği görülmektedir (Westly,2010).
Yapılan nörobilim çalışmalarından birinde, tek dilli ve iki dilli çocukların beyinleri, fonksiyonel manyetik rezonans görüntülemeden (fMRI) daha hafif bulunan yeni bir yöntemle, görüntülenerek karşılaştırılmıştır. Elde edilen bulgular, her iki gruptaki çocukların beyinlerinin dil ile ilgili olan alanlarının benzer şekilde geliştiği, ancak hem dil hem de düşünme becerileri ile ilgili olan belirli kısımların ise iki dilli çocuklarda daha aktif olduğu, yani daha çok çalıştığı yönündedir (Wong et all,2016:11).
İki/çok dilli yetişmenin yalnızca çocuklukta fayda sağlamadığı, yetişkinlikte de olumlu getirileri olduğu konusunda çeşitli çalışmalar mevcuttur. Bialystok’un ekibi, 450 tek ve çift dilli Alzheimer benzeri bunama tanısı konan hastaların beyinlerini taramışlardır. Hepsinde bilişsel fonksiyonlar benzerlik göstermesine rağmen, tek dilli kişilerin beyinlerinde, uzun süreli hafıza ile ilgili bölgelerde hasar, dil tanıma ve işitsel algılamada daha fazla atrofi gözlenmiştir. Bialystok, iki dilli olmanın, hastalarda bir şekilde daha büyük yapısal hasarı telafi edebildiğini hipotezini savunmuştur. Ayrıca 2011 yılında Kamu Araştırmaları Merkezi araştırmacısı Magali Perquin, Lüksemburg’da iki-yedi dil konuşan 230 yaşlı erkek ve kadın ile yaptığı çalışmada, üç veya daha fazla dil konuşanların zihinsel engelli olma ihtimalinin, iki dil konuşanlardan dörtte bir oranında daha düşük olduğunu saptamıştır (Westly,2010).
Sonuç olarak; Çocuğun iki veya daha fazla dilli yetişmesi, gelişmesini engelleyici değil, pekiştiricidir ve okul öncesi dönemde çocuk iki veya 3-4 dil öğrenme kapasitesine sahiptir. Öğrendiği dillerin üst dil bilimsel farkındalığına ilkokul ve sonrasında erişecektir. Bu nedenle birden fazla dil ediniminin okul öncesi çağlardan itibaren desteklenmesi önerilmektedir.

KAYNAKLAR
Friederici AD. The Brain Basis of Language Processing: From Structure to Function. Physiol Rev 91: 1357–1392, 2011; doi:10.1152/physrev.00006.2011
Sarp,N. Dil Gelişimi yayınlanmamış Ders Notları.
Ülküer, N Göç ve Erken Çocukluk Gelişimi: Global Bir Bakış, ULUSLARARASI GÖÇ VE ÇOCUKLAR, Transnational Press, 2017 London
Smith,JT. Çev.Editörü Berrin Akman (2014). Erken Çocukluk Döneminde Gelişim. Nobel Akademik Yayıncılık.
https://46y5eh11fhgw3ve3ytpwxt9r-wpengine.netdna-ssl.com/wp-content/uploads/2017/03/Five-Numbers-to-Remember-About-Early-Childhood-Development-updated.pdf
Yağmur,K.(2007). İkidilli Çocukların Dil Becerilerinin Ölçümü Ve Eşik Kuramı, Dil Dergisi, 135:60-76.
dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/27/760/9651.pdf
Westly,E.(2010). The Bilingual Advantage Learning a second language can give kids’ brains a boost
https://www1.biu.ac.il/File/scientificamericanmind.pdf
“Cognitive Flexibility in Drawings of Bilingual Children,” by Esther Adi-Japha et al . Child Development, Vol. 81, No. 5; September/October 2010
Wong et all. Neurolinguistics: Structure, Function, and Connectivity in the Bilingual Brain Volume 2016, Article ID 7069274, 22 pages
http://dx.doi.org/10.1155/2016/7069274
http://www.belgs.ir/imgupl/23529b09a37f0a0c1e11e01d8619b93a.pdf

Homepage


https://www.google.com.tr/search?q=beyinde+dil+ile+ilgili+alan

Göç Ve Çocuk Sağlığı

GÖÇ VE ÇOCUK SAĞLIĞI
Prof.Dr. Nilgün Sarp
Üsküdar Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Çocuk Gelişimi Bölümü
GÖÇ
Günümüzde yaşanan ekonomik ve sosyal değişimler, kişilerin veya ailelerin doğdukları yerlerden ayrılmalarına neden olmaktadır. Özellikle ülkemizin bulunduğu bölgede uzun yıllardır süregelen savaşlar, can güvenliği nedeniyle, bölge halkının komşu ülkelere göçünü zorunlu kılmıştır. Bu göçlerden en fazla etkilenen ülkelerin başında Türkiye gelmektedir.
İçişleri Bakanlığı, göç idaresi istatistiklerine göre; Eğitim ve çalışma gibi amaçlarla gelen yabancıla hariç, Türkiye’ye 1922 yılından beri 2.5 milyondan fazla kişi göç etmiştir. Çalışma, eğitim ve diğer amaçlarla gelmiş olan yabancılarla ilgili veriler incelendiğinde, 2.442.159 yabancının son 13 yılda ikamet izni aldığı saptanmıştır (http://www.goc.gov.tr/).
Göç, “kişilerin gelecek yaşantılarının tamamını veya bir kısmını geçirmek üzere, sürekli ya da geçici bir süre için bir iskan ünitesinden bir başkasına yerleşmek amacıyla yaptıkları coğrafi yer değiştirme olayıdır” ( Topçu ve Başer, 2006:37). Ancak bu eylem, insanların sadece yaşadığı yerleri terk ederek çevresini değişimini değil, yaşamını, bedensel, sosyal ve ruh sağlığını da etkilemektedir. Yaşamın belirleyicisi olan sağlık, Dünya Sağlık Örgütünün tanımına göre,sadece hastalık ve sakatlık durumunun olmayışı değil kişinin bedenen ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir ( www.who.int). Günümüzde, sağlığın biyo-psiko-sosyal bir yaklaşımla ele alındığı bütüncül bir sağlık görüşü ön plandadır.
GÖÇÜN ETKİLERİ
Ani ve hızlı bir çevre değişimi, sosyal, kültürel ve fiziksel olarak toplumu ve bireyleri etkiler. Yapılan çalışmalar, göç nedeniyle yaşanan sosyal ve kültürel değişme, kentleşme, modernleşme, kültürleşme, adaptasyon ve hayat stresi ile psikolojik bozukluk arasında önemli bir ilişkinin varlığını ortaya koymuştur. Aynı şekilde, göç eden aileler, sosyal kontrol mekanizmalarından uzak, ekonomik ve sosyal sorunlarla birlikte şiddette de başvurmaktadır. Bir başka sorun da göç eden ailelerde işsizlik ve boşanma oranları da artmasıdır ( Yıldırım, 2015:969-972)
Göç olgusu, yoksulluğun da eklenmesi ile çocuk ve gençlerin dünyaya karşı güvensiz, sürekli tehdit duygusu ile yaşayan, çevresine yabancılaşan ve bunun sonucunda düşmanca duygular beslemeye başlayan kişiler olarak itilmiş ve sindirilmiş bireyler olarak yaşamlarını sürdürmelerine yol açabilir. Bu çocuk ve gençlerin, geldikleri yerlerde önemli sorunlara yol açabilecekleri göz önünde bulundurulmalıdır.
GÖÇ VE SAĞLIK
Göç eden bireylerin sağlıklarını olumsuz yönde etkileyen bir çok etken yanında en sık gözlenen ve ölümlere neden olan sağlık sorunu bulaşıcı hastalıklardır. Göç eden bireylerde bulaşıcı hastalıklar salgınlar yaparak ölümlere yol açar. Örneğin Suriye’de savaş öncesi sağlık hizmetleri düzenli olarak yürütülmesine ve halkın sağlık düzeyi bölge ülkelerine göre daha iyi durumda olmasına rağmen, yaşanan göç olayında, Türkiye’ye ulaşmak için günlerce yollarda yürüdüklerinden, yolda yaralandıklarından, tecavüze uğradıklarından, şiddete maruz kaldıklarından, Türkiye’ye ulaştıklarında sağlıkları ve ruhsal durumları çok bozulmuştur. Bu bozukluğun bir kısmı kamplara yerleşen kişilerde, kamplarda aldıkları sağlık hizmeti, hastane tedavisi, ameliyat gibi işlemlerle düzeltilebilmiştir ancak kamplara yerleşemeyen çoğunluk bu hizmetlerden yararlanamamıştır. Sağlık açısından ev sahibi ülkedeki en önemli sağlık sorunu, sığınanların bulaşıcı hastalık getirmeleri ihtimalidir. Ev sahibi ülkede bulaşıcı hastalık sorunu varsa, bu da sığınmacılar için risk oluşturabilmektedir (www.afad.gov.tr).
Suriye’de kütanöz layşmaniyazis, tifo, hepatit A hastalıklarının endemik olduğu bilinmekle beraber yabancı bir ortama geldiklerinden, içinde bulundukları kötü yaşam koşulları, bulaşıcı hastalık alma risklerini yükseltir. Ayrıca kalabalık yaşamın getirdiği menenjit, uyuz, pnömoni, bronşit riski ve ilaca dirençli tüberküloz, bu hastalıkların başında gelmektedir. Çocuk sığınmacılarda ise, bebeklik ve çocukluk dönemi aşıları aksadığı için suçiçeği, difteri, boğmaca, kabakulak, neonatal tetanoz gibi hastalıklar sorunu ortaya çıkmaktadır (TTB, 2016:13).
Kamplarda yaşayan sığınmacılara sağlık hizmeti götürülmesine rağmen, kamplarda da sağlık sorunları yaşanmaktadır. Uluslararası ve ulusal literatüre göre bu sorunlar;

Vitamin yetersizlikleri (Vit, A, Vit C, Niacin), anemi
İstenmeyen gebelikler, riskli gebelikler
Düşükler, doğum komplikasyonları
Çocuklarda büyüme ve gelişme gerilikleri, anemi
Kronik hastalıklar ve komplikasyonları
İshal, sıtma, menenjit, tifo gibi bulaşıcı hastalıklar ve aşı ile önlenebilecek kızamık, tüberküloz, hepatit gibi hastalıklar
HIV/AIDS dâhil cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar
Fiziksel şiddet ve buna bağlı yaralanmalar ve cinsel istismar
Depresyon, kaygı bozuklukları, tükenmişlik, uyku bozuklukları,
uzamış yas ve travma sonrası stres bozukluğu başta olmak
üzere ruhsal sorunlar
Diş sağlığı sorunlarıdır (TTB,2016:23)
GÖÇ VE ÇOCUK SAĞLIĞI
UNICEF tarafından hazırlanan raporda 2015 yılında her gün 5 yaş altı 16 000 çocuğun hayatını kaybettiği saptanmıştır. Ölüm oranı Afrika bölgesinde Avrupa’ya oranla 7 kat fazla, düşük gelirli ülkelerde ise yüksek gelirli ülkelere kıyasla 11 kat daha fazladır. 1980’li yıllarda Afrika bölgesinde savaştan dolayı binlerce çocuk hayatını kaybetmiştir. Ölüm nedenlerine bakıldığında; ölümlerin çoğunun savaşın doğrudan etkisinden değil, dolaylı etkisinden kaynaklandığı belirlenmiştir (http://www.unicef.org.tr/) .
Çocukların yaşamları ve gelişimleri savaş, şiddet ve göçten kısa ve uzun vadeli olarak etkilenmektedir. Bu ortamlara maruz kalan ya da tanıklık eden çocukların bilişsel, fiziksel, psikolojik gelişimleri etkilenir. Savaş mağduru çocuklar, başta yaşam hakkı olmak üzere eğitim hakkı, sağlık hakkı ve gelişim hakkından yoksun kalmaktadır. Çocuklar kriz karşısında en ağır bedeli ödeyen ve en ağır yükü taşıyan kesimdir ve ‘kayıp kuşak’ haline gelebilirler. Çocuklar kendilerini ailelerinin ve tanıdıklarının yanında güvende hissederler, bu durumlara maruz kalan çocuğun kendini güvende hissetmesi ve başkalarına güven duyması zorlaşabilir. Dünyanın iyi ve adil bir yer olduğu ve yetişkinlerin onları koruyacağına ilişkin temel inançları derinden sarsılabilir. Çünkü en temel ihtiyaçları olan yemek, su gibi ihtiyaçları bile süreç içerisinde zaman zaman karşılanamamaktadır(Sarp, 2016).
Bölgedeki çocuklardan gelen bir mektupta 15 yaşındaki bir çocuğun belki de öfkeyle, üzüntüyle, çaresizlikle ya da başka duygularla aşağıdaki ifadeyi yazması buna en güzel örneklerden biridir (http://www.egitimajansi.com/ ).
“Gelecek diye bir şey bırakmadılar”
Yaş dönemine göre farklılık gösterse de çoğu çocuk, korku, kaygı, öfke, üzüntü gibi yoğun olumsuz duyguları söze dökmek yerine davranışlarına yansıtır. Bu çocuklarda olabilecek korkuların birden çok sebebi olabilir. Kaygısı artmış ve bu nedenle de yatıştırılamaya ihtiyaç duyan çocuklar, altını ıslatma, sık sık ağlama, anne-babaya yapışma gibi yaşlarının gerisinde, bebeksi davranışlar gösterebilirler. Zihinleri, tanık oldukları şiddet görüntüleri ve olup bitenin nedenlerini anlamaya yönelik çeşitli sorularla karışmış olan çocuklar, kendilerini başka bir işe vermekte, dikkatlerini toplamakta ve sürdürmekte zorlanabilirler (Sarp,2016).
Ayrıca göç nedeniyle, çocukların hastanelere ulaşamaması, gerekli kontrollerinin yapılamaması, bunun engellenmesi birçok sağlık sorununa yol açar. Özellikle yeni doğan döneminde, düzenli sağlık kontrolleri ve aşılamaların yapılamaması bebeğin ileriki hayatındaki bağışıklığını etkiler. Tüm bu olumsuzluklar, çocuk hakları sözleşmesi hükümlerine göre suçtur.
NELER YAPILMALI?
Göç nedeniyle evlerinden ayrılmak zorunda kalan çocuk ve ailelerine yönelik olarak;
Sağlık kontrolleri ve aşılama hizmetleri düzenli olarak tüm çocuklara yapılmalı,
Akut malnütrisyon tedavisi, bebek ve küçük çocuk beslenmesi, gıda güvenliği, su ve sanitasyon gibi konuları kapsayan olağanüstü durumlarda beslenme eğitimleri verilmeli,
Anne sütüyle besleme ve hijyen konularında farkındalığı artırmak üzere broşür ve diğer iletişim materyali hazırlanmalı,
Beslenme taranması –vitamin desteği, mikronütriyen tozu (VMP) çocuklara, hamile ve emziren kadınlara yüksek enerji bisküviler verilmeli,
Okul öncesi çocuklara başta oyun olmak üzere çeşitli etkinlikler düzenlenmeli,
Okul çağı çocuklara eğitim desteğinin yanısıra, etkinlikler yapabilecekleri alanlar düzenlenmeli,
Psiko-sosyal destek hizmetleri verilmeli,
Danışmanlık, zihinsel sağlık desteği, toplumsal cinsiyet temelli şiddetin önlenmesi ve müdahale gibi alanlarda çocuk koruma hizmetlerinin yaygınlaştırılmasına özen gösterilmeli,
Ülkedeki örgün çocuk koruma sistemleri güçlendirilmeli ve uzmanlaşmış çocuk koruma hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır (Sarp, 2016., Gözübüyük ve ark.;2015:327).
SON SÖZ
Ne yazık ki göçler ve göçün insanlar, özellikle çocuklar üzerindeki etkileri yakın bir gelecekte de görülmeye devam edecektir. 2016 yılının Akdeniz’de meydana gelen kayıplar açısından en ölümcül yıl olarak kayıtlara geçmesi beklenmektedir. Avrupa’ya ulaşmak için tehlikeli deniz yolculuğuna çıkan 4 bin 200 mülteci ve göçmen denizde boğularak ölmüştür. 2016 yılının başından bu yana İtalya’ya ulaşabilenlerin sayısı ise yaklaşık 160 bindir. Bu bildiri hazırlanırken en son oluşan kaza İtalya, Lampedusa’da yaşanmıştır. 2 Kasım 2016 tarihinde, Avrupa’ya ulaşmak üzere yola çıktıktan sonra Libya açıklarında boğularak yaşamını yitiren 240 kişi arasında çocuklar ve hamile kadınlar bulunmuştur (www.unicef.org.tr).
Göçün çocuk sağlığı açısından etkisi ise tüm gelişim alanlarını kapsamaktadır. Göç yaşayan çocukların “kayıp kuşak” olmaması için, göç başlangıcından itibaren gerekli önlemler titizlikle alınmalıdır.
Türkiye göç konusunda yıllar içinde birçok deneyim kazanmış ve bu konuda dünyaya model önerebilecek yapıya sahip olabilmiş bir ülkedir. Dünyanın bu deneyimlerden yararlanması gerekir.
Yaşadığımız bölgede ve dünyada hedefimiz; kendi evinde, sağlıklı, zeki, bilgili, kendine güvenli, okula zamanında başlayan, okuluna devam edebilen, bitiren ve öğrenen mutlu çocuklardır.

KAYNAKÇA

Gözübüyük ve ark. Olağan üstü durumlarda çocuk sağlığı, Journal of Clinical and Experimental Investigations, 2015; 6 (3): 324-330
Sarp,N. Çocuk Psikopatolojisi, yayınlanmamış ders notları, 2016.
Topçu,S. ,Beşer,A. C.Ü. Hemşirelik Yüksekokulu Dergisi, 2006, 10(3)
Savaş, Göç ve Sağlık. Türk Tabipleri Birliği Yayınları, Ankara, 2016.
Yıldırım, K. Göçün Aile Üzerindeki Etkisi. 965-977
http://www.ayk.gov.tr/wp-content/uploads/2015/01/YILDIRIM-Kaz%C4%B1m-G%C3%96%C3%87%C3%9CN-A%C4%B0LE-%C3%9CZER%C4%B0NDEK%C4%B0-ETK%C4%B0S%C4%B0.pdf
http://www.goc.gov.tr/icerik/goc-tarihi
https://www.afad.gov.tr
www.who.int
http://www.unicef.org.tr/

Hekimin Tıbbi Özen Yükümlülüğü

Giriş
Yükümlülük Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre; Yapılması zorunlu olan iş veya bir işi yapma zorunluluğu, yükümlülük, yüküm, mükellefiyet, mecburluk, mecburiyet anlamına gelmektedir(www.tdk.gov.tr).
Hukuk kurallarının tanıdığı yetkiye karşılık getirdiği sorumluluklar, “Hukuki yükümlülük” anlamına gelmektedir ve hekimlerin görevleri dolayısıyla yapmak zorunda oldukları eylemler hekimlerin yükümlülüklerini içerir.
Türkiye’de özellikle hasta hakları yönetmeliği ile düzenlenen maddelerde, hekim ile hastanın hukuki ilişkisinin varlığından dolayı, hekimlerin yükümlülükleri belirlenmiştir. Aslında hekimlerin yükümlülükleri sadece hasta hakları yönetmeliği ile değil, anayasa, borçlar kanunu, tıbbi deontoloji nizamnamesi gibi birçok kanun ve düzenlemelerde de yer alır. Okumaya devam et Hekimin Tıbbi Özen Yükümlülüğü

Kısırlık

Sağlıklı olanın umudu, umudu olanın da herşeyi var demektir.
Arap Atasözü

KISIRLAŞTIRMA (STERİLİZASYON)

Kısırlaştırma (Sterilizasyon) Nedir?
Halen dünyada yaygın olarak kullanılan en etkili korunma ( kontraseptif) yöntemi cerrahi sterilizasyondur. Cerrahi sterilizasyon, kadında tüp ligasyonu, erkekte vazektomi olarak adlandırılır. Çocuk istemeyen aileler için ya da engeli olan bireylerin vasilerince istenen yöntemlerdir ( Harris, 2007:318-319; Gökmen,2001:319).
Türkiye’de “Nüfus Planlaması” Hakkında 2827 Sayılı Kanunun 4/1. maddesine göre;
Sterilizasyon, bir erkek veya kadının çocuk yapma kabiliyetinin cinsi ihtiyaçlarını tatmine mani olmadan izalesi için yapılan müdahaledir. Okumaya devam et Kısırlık

Sağlık Hizmetlerinde Yönetim Etiği

YÖNETİM
Yönetim, en genel tanımıyla; belirlenmiş amaçları başarmak için insan teknik ve diğer kaynakların koordine edilmesi ve bütünleştirilmesidir. Bu konuda literatürde yer alan birkaç tanım;
Yönetim; ortak hedefler ulaşmak için, kişileri motive ederek ve yönlendirerek işlerin yapılması sürecidir. Bu tanımı; ortak hedefler ulaşmak için, kişilerin kendilerini mümkün olan en üst düzeyde memnun olmasını sağlayarak motive etmek ve dolayısı ile hem kendilerinin hem de kurumun hedeflerinin başarılması, olarak genişletebiliriz (Haimann, 2002: 12-13). Okumaya devam et Sağlık Hizmetlerinde Yönetim Etiği