Hekimin Tıbbi Özen Yükümlülüğü

Giriş
Yükümlülük Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre; Yapılması zorunlu olan iş veya bir işi yapma zorunluluğu, yükümlülük, yüküm, mükellefiyet, mecburluk, mecburiyet anlamına gelmektedir(www.tdk.gov.tr).
Hukuk kurallarının tanıdığı yetkiye karşılık getirdiği sorumluluklar, “Hukuki yükümlülük” anlamına gelmektedir ve hekimlerin görevleri dolayısıyla yapmak zorunda oldukları eylemler hekimlerin yükümlülüklerini içerir.
Türkiye’de özellikle hasta hakları yönetmeliği ile düzenlenen maddelerde, hekim ile hastanın hukuki ilişkisinin varlığından dolayı, hekimlerin yükümlülükleri belirlenmiştir. Aslında hekimlerin yükümlülükleri sadece hasta hakları yönetmeliği ile değil, anayasa, borçlar kanunu, tıbbi deontoloji nizamnamesi gibi birçok kanun ve düzenlemelerde de yer alır.
Bu yükümlülükler genel olarak aşağıdaki başlıklarla sıralanabilir (www.turkhukuksitesi.com) ;
* İnsan yaşamını koruma yükümü
* Dikkat ve özen yükümü
* Aydınlatma yükümü
* Hekimlik meslek kurallarına uygun davranma yükümü
* Hasta Haklarına özen gösterme yükümü
* Teşhis koyma yükümü
* Hastanın Rızasını(Onayını) Alma Yükümü
* Sır saklama yükümü
* İhbar yükümü
* Dosya Tutma Yükümü
* Bilgi ve deneyimini geliştirme yükümü
* En uygun tedaviyi seçme yükümü
* Malpraktisten kaçınma yükümü
Hekimler açısından bu yükümlülüklerin tümünde özen gerektir ve özensiz davranışları sorumluluğuna yol açabilir.
Hekimin Tıbbi Özen Yükümlülüğü
Hekimin hastasına karşı özen gösterme zorunluluğu sağlıkla ilgili her türlü yasa, yönetmelik ve düzenlemelerde yer almaktadır. Örneğin Borçlar Kanunu 390 maddesinin ikinci fıkrasında, hekim hastayı tedavi faaliyetlerinde bulunurken “ sadakat ve özen gösterme” borcu vardır. Yani sadakat ve özenle hareket etmek zorundadır (Ayan,1991:87).
Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi (TDN) birinci bölüm, umumi kaide ve esaslar bölümü 2. madde de, mesleki uygulamaların yüksek özenle yürütme borcundan bahsedilir .
Madde:2-Tabip ve diş tabibinin başta gelen vazifesi, insan sağlığına, hayatına ve şahsiyetine ihtimam ve hürmet göstermektir.
Tabip ve diş tabibi; hastanın cinsiyeti, ırkı, milliyeti, dini ve mezhebi, ahlaki düşünceleri, karakter ve şahsiyeti, içtimai seviyesi, mevkii ne olursa olsun, muayene ve tedavi hususunda azami dikkat ve ihtimamı göstermekle mükelleftir.
Aynı Nizamname (TDN) ikinci bölümde Meslektaşların Hastaları ile Münasebetleri ele alınmaktadır. 13. Madde; Hekimin tıbbi müdahaleyi iyileştirmeyle sonuçlandırma ve hastanın sağlığına kavuşacağı yolunda bir güvence verme zorunluluğu olmamasıyla ilgilidir.
Madde:13
Tabip ve diş tabibi, ilmi icaplara uygun olarak teşhis koyar ve gereken tedaviyi
tatbik eder. Bu faaliyetlerinin mutlak surette şifa ile neticelenmemesinden dolayı, deontoloji bakımından muaheze edilemez.
Tababet prensip ve kaidelerine aykırı veya aldatıcı mahiyette teşhis ve tedavi yasaktır. Tabip ve diş tabibi, teşhis, tedavi veya korunmak gayesi olmaksızın hastanın arzusuna uyarak veya diğer sebeplerle, akli veya bedeni mukavemetini azaltacak herhangi bir şey yapamaz.
Özen konusu Hasta Hakları Yönetmeliğinin 14. Maddesinde düzenlenmiştir.
“Tıbbi Özen Gösterilmesi
Madde 14- Personel, hastanın durumunun gerektirdiği tıbbi özeni gösterir. Hastanın hayatını kurtarmak veya sağlığını korumak mümkün olmadığı takdirde dahi, ıstırabını azaltmaya veya dindirmeye çalışmak zorunludur”.
Eğer doktor tanı koyamazsa, hastalar mevcut problemleriyle gönderilebilir, bu durumda gönderilen hastalara, izlemeleri gereken tedavinin ne olması gerektiği veya sağlık durumunda değişiklik ya da kötüleşme olduğunda neler yapması, nereye başvurması gerektiği anlatılmalı, gerekirse kendisine yazılı olarak verilmeli ve hasta dosyasına kaydedilmelidir (Demirel,2005:101-102).
Özen yükümlülüğü subjektif ve objektif özen kavramıyla da ifade edilmektedir (Gökcan,2013:93-94).
a. Genel olarak (subjektif) özen yükümlülüğü;
Hekim tedaviyle ilgili bütün süreçlerde özenli davranmakla yükümlüdür. Bu süreçler muayeneden, teşhise ve tüm tıbbı girişimlere kadar tümü için geçerlidir.
b. Tıbbı standardı sağlama ( objektif özen) yükümlülüğü;
Hekim, tıbbı girişimde tıp bilimi ve mesleğince kabul edilen bilgi ve beceri düzeyini göstermekle yükümlüdür. Bu becerisi aldığı eğitim ve yeteneklerini kapsar. Tıbbi standardın ne olduğunu ise tıp biliminin kendisi belirler. Eğer hekim bilgi ve becerisi açısından gereken tıbbi standardı sağlayamayacaksa özen borcunun gereği olarak görevden çekilmelidir.
Hekimin tıp bilimi ve uygulamasınca tanınıp kabul edilmiş kurallara aykırı, kusurlu bir şekilde hareket etmesine “ meslek kusuru” adı verilmektedir. Hekimin, tıp bilimi ve uygulamasında genel olarak kabul edilen kuralları bilme ve bunlara uygun hareket etme, ayrıca kendisini geliştirme yükümlülüğü vardır. Hekim, uzmanlık alanıyla ilgili yeni gelişmeleri takip etmek ve öğrenmek zorundadır. Bunu yapmayarak, bilgisizliği yüzünden zararlara yol açan hekim sorumludur. Yeni tedavi yöntemini bilmediğini ileri sürerek sorumluluktan kurtulamaz. Konunun uzmanıyla konsültasyon yapabilir , ya da hastayı konunun uzmanı bir meslektaşına veya hastaneye gönderebilir. Bu şekilde davranmazsa, özen borcuna aykırı hareket etmiş olur(Ayan,1991:90).
Tanı-Teşhis Yükümlülüğü
Hekim gelen hastanın şikayetlerinin neler olduğunu önce dinlemek, daha sonra hastalığı belirlemek için gerekli tetkik ve incelemeleri yaptırmak zorundadır. Gerekirse konsültasyon isteyebilir. Tüm bu aşamalarda, hekim özenle hareket etmek zorundadır.
Tıp biliminde yaşanan gelişmelerle artık tanı ve teşhis koymak kolaylaşmıştır. Alanındaki gelişmeleri takip eden hekim, gerekli tetkik ve incelemelerle doğru tanılamayı yapabilir. Eğer bunları yapmıyorsa, özen borcuna aykırı hareket etmiş sayılır. Dolayısıyla, hastasında ortaya çıkabilecek olumsuz durumlardan sorumludur.
Tedavi Yöntemini Seçme Ve Uygulama Yükümlülüğü
Hekim, hastasının hastalığını tüm aşamaları ile özenle uygulayarak teşhiş ettikten sonra, tedavi için en uygun yöntemi seçmelidir. Seçilecek yöntem, hastaya en az zarar verecek bilinen bir yöntem olabileceği gibi, yeni bir tedavi yöntemi de olabilir ancak yeni yöntemin riski az olmalıdır, hastaya zarar vermemelidir, aksi halde hasta denek olarak kullanılmış sayılır ki bu da suçtur. Gerçi Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi 13. Maddede belirtildiği gibi, hekimin tıbbi müdahaleyi iyileştirmeyle sonuçlandırma ve hastanın sağlığına kavuşacağı yolunda bir güvence verme zorunluluğu yoktur ancak hekim, yeni tedavi yöntemlerinin daha önce denenmiş olup olmadığını ve yararlı sonuçlar verip vermediğini de araştırmalı ve bilmelidir. Gerekirse başka uzmandan yardım almalıdır.
Hekim tedavi yöntemini seçme ve uygulama yükümlülüğünü yerine getirirken de her aşamada özen göstermek zorundadır.
Özen gösterme borcunun ihlali
Özen gösterme borcunun ihlalinin ispat edilmesi gereği davacı hastaya aittir. Ancak sağlık mensubu dışında olan hastanın tıbbi konularda yeterli bilgisi olmadığından, doktor karşısında zayıf durumdadır. Bu nedenle hastanın yükü hafifletilmiştir. Hastanın; tıbbi müdahale nedeniyle, zararlı bir sonucun çıktığını ispatlaması yani hekimin tedavisinde uyguladığı hataları veya normal hayatını engelleyen bir durumun ortaya çıkmasını ispatlaması, özen borcunun ihlali için yeterlidir. Olayda bir özensizliğinin bulunmadığını ispatlaması doktora düşer. Doktor, uyguladığı tedavinin veya yöntemin aynı uzmanlık alanındaki farklı bir doktorun yöntemi ile benzer olduğunu ve yaptığı tedavisinden dolayı kendisine bir kusur yükletilemeyeceğini kanıtlamakla yükümlüdür (Kıcalıoğlu,2011:71).
Özen borcunun ihlalinin ispatlanmasında bilirkişiden yararlanılabilir. Aynı alanda uzman kişilerin hazırlayacağı bilirkişi raporu hakimin karar vermesine yardımcı olabilir ancak hakim rapor doğrultusunda karar vermek zorunda değildir (Ayan, 1991:94).
Özel hastanelerde özen ihlali olduğu durumlarda, hastane yönetimi de doktor ile aynı oranda kusurludur. Hastane yönetimi, çalıştırdığı personelin seçiminde gerekli özeni göstermek zorundadır. Hastane yönetimi, hizmet verdiği hastalara her alanda gerekli özeni göstermek zorundadır. Alanında bilgi ve beceri düzeyi yüksek hekimleri çalıştırmak, tıbbi tedavide kullanılan araç ve gereçleri tam sağlamak zorundadır. Sağlık alanında ortaya çıkan gelişmeleri izleyerek, gerekli değişiklikleri yapmalıdır (Kıcalıoğlu,2011:71).
Yargıtay Kararlarından Örnekler
Sağlık alanında gerek özensiz teşhis ve tedavi, gerekse tıbbı hatalar konusunda giderek artan oranda dava açılmaktadır. 2004 yılında 600 olan dava sayısı 2011 yılında 12.000 e yükselmiştir (milliyet.com.tr).
Toplumun bilinçlenmesi, hasta hakları uygulamalarının yaygınlaşması artan dava sayısının nedenleri olarak gösterilebilir.
Aşağıda tıbbi özen ihlali nedeniyle sonuçlanan davalardan dördü örnek olarak verilmiştir. Bu konuda çok sayıda örnek bulunmaktadır (www.nethasar.com).
1-Böbrek ameliyatı olan hastanın karnında iki metre uzunluğunda gazlı tampon unutulmuş, hasta on yıl boyunca ağrı çektikten sonra, durum anlaşılmış ve ikinci bir ameliyatla gazlı tampon çıkarılmıştır (13.HD. 14.03.1983, 7237-1783).
Kafasına çivi batması tanısıyla pansumanı yapılıp, tetanoz aşısı uygulanarak yatış işlemi yapılmadan evine gönderilen sigortalı işçi, sonradan gelişen rahatsızlığı üzerine hastaneye yatırılmışsa da, Adli Tıp Kurumu raporuna göre “künt kafa travmasına bağlı kafa tası kırığından kaynaklanan menenjit sonucu ölmüştür (10.HD.09.11.1999, 6175-8022).
Trafik kazası sonucu hastaneye yaralı getirilen kişinin, görevli doktor ve hemşire tarafından yeterli kontrol ve muayene ile gelişen klinik bulgulara uygun müdahalede bulunmaması nedeniyle, yaralı ölmüş, doktor ve hemşire kusurlu bulunmuşlardır (4.CD. 11.02.2004, 2003/1064-2004/2055).
Hastanede göğüs hastalıkları uzmanı olan doktorun, göğüs ağrısı şikâyeti ile acil servise getirilen işçiyi muayene ve tedavi etmeyip dispansere göndermesi sonucu, hasta işçi yolda araç içinde ölmüştür (4.HD.23.10.2003, 7161-12474).
2- T.C.
YARGITAY
4. Hukuk Dairesi
Esas No: 959
Karar No: 1401
Karar Tarihi: 17.02.2005
Davacı Fatma G. ve diğerleri vekili Avukat Gültekin Özçelik tarafından, davalı Salih Salim G. ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı aleyhine 21.5.2004 gününde verilen dilekçe ile yanlış tedavi nedeniyle desteğin ölümünden kaynaklanan tazminat istenmesi üzerine mahkemece yapılan yargılama sonunda; idari yargı görevli olduğundan mahkemenin görevsizliğine dair verilen 14.12.2004 günlü kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacılar vekili tarafından süresi içinde istenilmekle temyiz dilekçesinin kabulüne karar verildikten sonra tetkik hakimi tarafından hazırlanan rapor ile dosya içerisindeki kağıtlar incelenerek gereği görüşüldü: KARAR : 1- Davalı Sağlık Bakanlığına yönelik temyiz itirazları yönünden;
Dava, yanlış tedavi nedeniyle desteğin ölümünden kaynaklanan tazminat istemine ilişkindir. Mahkemece uyuşmazlığın idari nitelikte bulunduğu gerekçesiyle yargı yolu bakımından mahkemenin görevsizliğine karar verilmekle birlikte istem halinde dosyanın görevli ve yetkili mahkemesine gönderilmesine karar verilmiştir.
İdari Yargılama Usulü Yasasının 2. maddesinde hangi işlerin İdari Yargı yerinde bakılacağı belirtildikten başka, aynı yasanın 11. maddesinde idari yargı yerine başvurmanın yöntem ve usulü de hüküm altına alınmıştır. Anılan yasa maddesi gözetildiğinde, mahkemenin istem halinde dosyanın idare mahkemesine gönderilmesine ilişkin kararın bu maddeye aykırı olduğu açıktır.
Ne var ki bu husus yeniden yargılamayı gerektirmediğinden Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK)nun 438. maddesi uyarınca kararın düzeltilerek onanması uygun görülmüştür.
2- Davalı Salih Selim G.’e yönelik temyiz itirazına gelince;
Davacılar desteğin davalı doktorun tedavi sırasındaki kişisel kusuru sonucu öldüğünü iddia ederek tazminat istemişlerdir. Memurlar ve diğer kamu görevlilerinin kişisel kusurlarına dayanılarak açılan davalar, Anayasanın 129/5. maddesi kapsamında düşünülemez.
Anılan maddi ve 657 sayılı Kanun 13. maddesinde kamu görevlisinin, yasal çerçeve içinde kalmak koşulu ile yetkisini kullanma durumunda 3. kişilere verilen zararlardan öncelikle idare aleyhine dava açılabileceği öngörülmüştür. Somut olayda, davacılar davalı doktor Salih Selim G.’ün salt kişisel kusuruna dayanmışlardır . Kaldı ki gerçek kişi aleyhine idare mahkemesine dava açılamaz. Şu durumda adli yargının görevli olduğukabul edilmeli ve işin esasına girilerek desteğin ölümünde davalı doktorun kişisel kusuru olup olmadığı araştırılıp varılacak sonuca göre karar verilmelidir.
Anılan yön gözetilmeden verilen karar usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
SONUÇ : Temyiz olunan kararın ( 1 ) nolu bentte gösterilen nedenle hüküm fıkrasından “dosyanın yargılamanın ifası için görevli Samsun İdare Mahkemesine tarafların istemi halinde gönderilmesine, masraf ve harç hususunun görevli mahkemece nazara alınmasına” sözcük dizilerinin çıkarılmasına, davacıların Sağlık Bakanlığına yönelik öteki itirazlarının reddi ile hükmün Sağlık Bakanlığı yönünden düzeltilmiş bu biçiminin ONANMASINA, ( 2 ) nolu bentte gösterilen nedenle davalı Salih Selim Gümüş’e yönelik hükmün BOZULMASINA ve peşin alınan harcın istek halinde geri verilmesine 17.2.2005 gününde oybirliğiyle karar verildi.
3- T.C.
YARGITAY
13. Hukuk Dairesi
Esas : 2006/10057
Karar : 2006/13842
Tarih : 19.10.2006
KARAR METNİ :
Taraflar arasındaki tazminat davasının yapılan yargılaması sonunda, ilamda yazılı sebeplerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün süresi içerisinde davacı avukatı tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü.
Davacı, rahatsızlığı sebebiyle 13.09.2003 gününde davalı hastanede sair davalı doktor tarafından muayene edilip, tahlil ve film sonuçlarına göre reçete yazılıp, ilaçların kullanılarak on tarih sonra kontrole gelmesinin söylendiğini, ancak 9. günde kullandığı ilaçlar sebebiyle mide kanaması geçirdiğini, ardından ameliyat olmak durumunda kaldığını ileri sürerek 2.850.000.000 TL maddi
10.000.000.000 TL manevi tazminatın davalılardan tahsilini istemiştir.
Davalılar, davacıya idrar tahlili sonrası iltihap yada taş teşhisi konulup kombine olarak 10 günlük bir ilaç tedavisine başlandığını, antienflamatuar ilaçların mide hassasiyeti olan hastalarda ekşime, yanma ve ağrı yapabildiğini, ancak bu tür etkilerin tedavinin erken döneminde ortaya çıktığını ve mide kanaması için hastanın hassasiyetinin son seviyesinde olmasının gerektiğini, 9 tarih boyunca
doktora gidilmemesinde davacının ihmalinin olduğunu, ayrıca kendisine mide şikayeti olup olmadığının sorulduğunu, ancak davacının böyle bir şikayeti olduğunu bildirmediğini, mide kanaması geçirmesinde kusurlarının olmadığını savunarak davanın reddini dilemişlerdir.
Mahkemece bilirkişi raporuna dayanılarak mide kanaması ile tedavi arasında illiyet bağı olmadığı gerekçesi ile davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.

Davacının, rahatsızlığı sebebiyle davalı hastanede görevli sair davalı doktor tarafından muayene edilip, yazılan reçetedeki ilaçları kullandıktan sonra mide kanaması geçirdiği ve buna bağlı olarak ameliyat olduğu hususu bütün dosya kapsamından anlaşıldığı gibi, taraflar arasında da çekişmesizdir.
Davacı, yapılan muayene sonucu yazılan ilaçların kullanılması sonucu mide kanaması geçirip ameliyat olmak zorunda kaldığı, yani ilk uygulanan tedavinin kusurlu olduğu iddiası ile bu davayı açmıştır. Bu durumda, davacının mide kanaması geçirmesi ve buna bağlı ameliyat olmasında, 13.09.2003 gününde davalı hastanede muayene olduğunda yazılan reçetedeki ilaçların ve kendisine uygulanan tedavinin tıbbın gereklerine uygun yapılıp yapılmadığının ve olayda doktor hatası olup olmadığının tespiti gerekmektedir.
Davadaki ileri sürülüşe göre, davanın temelini vekillik sözleşmesi oluşturmakta olup, özeri borcuna aykırılığa dayandırılmıştır (BK. m. 386-390). Vekil, vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de; bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. Vekilin sorumluluğu genel olarak işçinin sorumluluğuna ait kurallara bağlıdır (BK. m. 390/2). Vekil, işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, hafif kusurundan dahi sorumludur (BK. m. 321/1). O nedenle, vekil konumunda olan doktorun meslek alanı içerisinde olan tüm kusurları, hafif dahi
olsa sorumluluğunun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için mesleki bütün şartları yerine getirmek, hastanın durumunu, tıbbi açıdan zamanında gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz şekilde almak, uygun tedavi yöntemini de gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, tereddüt doğuran durumlarda, bu tereddüdü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir tercih yaparken de hastanın ve hastalığının özelliklerini gözönünde tutmalı, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınmalı, en emin yol seçilmedir. Gerçekten de hasta, tedavisini üstlenen meslek mensubu doktorundan tedavisinin tüm aşamalarında mesleğin gerektirdiği titiz bir ihtimam ve dikkati göstermesini, beden ve ruh sağlığı ile ilgili tehlikelerden kendisini bilgilendirmesini güven içerisinde beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/1. maddesi hükümü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise, doktor sorumlu tutulmamalıdır.
Yapılan bu açıklamalardan sonra somut olaya bakıldığında, davalı, davacıya verilen ilaçlar arasında bulunan “Exen Forte tablet” adlı ilacın mide hassasiyeti olan hastalarda yan etkisinin olabileceğini, ancak davacıya sorulmasına rağmen böyle bir hassasiyeti olduğunu bildirmediğini savunmuştur. Davacı, davalı tarafından bu ilaçla ilgili olarak kendisinin uyarılmadığını ve mide şikayeti ile ilgili soru sorulmadığını bildirmiştir. Sair yandan, hükme esas alınan Üroloji uzmanı Op. Dr. D.A. tarafından hazırlanan bilirkişi raporunda; ağrı kesici etkisi yönüyle kullanıldığı anlaşılan Exen Forte tablet türü ilaçların mide bağırsak sisteminde rahatsızlığı bulunan hastalarda dikkatli kullanılması, mümkünse kullanımından kaçınılması, mide kanamasının bu tür ilaçların beklenebilecek yan etkisi olduğundan, kullanılması zorunluluk arz ediyorsa mide koruyucu bir ilaçla birlikte kullanılmasının uygun olacağı biçiminde görüş bildirilmesine rağmen; hekimin beyanı gözetilerek hastanın önceden uyarılmış olduğunun kabulü ile ortaya çıkan komplikasyonların tamamen ilacın yan etkisi olup, davalıların kusurlarının olmadığı kanaatine varılmıştır. Davalı tarafından davacının bu konuda bilgilendirildiğine ve gerekli önlemlerin alındığına ait davalı doktorun mücerret beyanı dışında dosyada herhangi bir bulgu ve belge yoktur. Ayrıca, tedavi öncesi mide şikayeti olan davacının bu konuda uyarılmasına ve soru sorulmasına rağmen, kendi sağlığını riske atacak biçimde bu durumu bildirmeyerek ve ısrarla bu ilacı 9 tarih kullanarak mide kanaması geçirmesine sebebiyet vermesi de hayatın olağan akışına uygun düşmemektedir. Öyle olunca rapor, dosya içeriği ile uyuşmamaktadır. Mahkemece davacıya uygulanan tedavide, doktor hata ve kusuru bulunup bulunmadığı, Üniversiteden seçilecek üroloji, gastroloji, dahiliye uzmanlarının bulunduğu üç kişilik bilirkişi heyetinden alınacak açıklamalı, gerekçeli, denetime elverişli raporla belirlenip, sonucuna uygun karar verilmesi gerekirken, yeterli açıklamayı taşımayan bilirkişi raporuna dayanılarak yazılı biçimde karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozma nedenidir.
Sonuç: Yukarda açıklanan sebeplerden dolayı, temyiz edilen hükmün davacı yararına (BOZULMASINA), peşin alınan harcın istem halinde temyiz edene iadesine, 19.10.2006 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
4- T.C.
YARGITAY
13. Hukuk Dairesi
Esas : 2004/12088
Karar : 2005/1728
Tarih : 07.02.2005
Mahkemece, Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu´ndan alınan raporda davalıların kusurlarının bulunmadığının bildirildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş; hüküm, davacılar tarafından temyiz edilmiştir.
Davacıların çocuğunun, davalı hastahanede sair davalılar tarafından ameliyat edildiği, ameliyat sırasında hastaya uygulanan pentothal adlı ilacın kullanılmasından sonra oluşan serabraz hipoksinin neden olduğu nörolojik hasarın meydana geldiği ve yapılan tedaviye rağmen bu durumun giderilemediği, hastanın şifa bulmadığı bütün dosya kapsamı ile sabit olduğu gibi, taraflar arasında da çekişmesizdir. Mahkemece, Adli Tıp Kurumu 5. İhtisas kurulu ve Genel Kuruldan alınan raporlarda, hastada gelişen nörolojik hasarın verilen ilacın yan etkisine bağlı olduğu, hastanın rahatsızlığının ortadan kaldırılmasına yönelik cerrahi girişim için tetkiklerin yeterli olduğu, mevcut bulgulara göre iyileşmenin ameliyatla giderilebileceğinden, konulan ameliyat endikasyonunun ve yapılan tetkik ve cerrahi girişimlerin tıp kurallarına uygun olup, teşhis ve tedavide bir kusur bulunmadığı, ilaç uygulanmasının ve yoğun bakımdaki tedavi yöntemlerinin uygun olduğu, anestezi ekibinin bir kusurunun tespit edilmediği, hastahanede verilen sağlık hizmetlerine ve hekimlere atfedilecek bir kusurun bulunmadığının belirtilmesine dayanılarak davanın reddine karar verilmiştir, Davacı tarafın temyizi üzerine karar, Adli Tıp Kurumu raporlarında pentothal adlı ilacın verilmesinden önce hastaya test uygulanmasının gerekli olup olmadığı, test uygulandığı taktirde bu tür yan etkilerin oluşup oluşmayacağının belirlenip belirlenemeyeceği, bu ilacın bünye tarafından kabul edilip edilmeyeceği hususunda açıklık olmadığı, ilacın hastanın yaşı, kilosu gibi unsurlara bağlı olarak uygun dozda verilip verilmediği konusunda açıklık bulunmadığı gerekçesi ile bu hususların araştırılması için bozulmuştur. Mahalli mahkemece Dairemiz bozmasına uyulmuş, alınan raporlardan Adli Tıp Kurumu 5.İhtisas kurulunun oybirliği ile ve Adli Tıp Genel Kurulunun oyçokluğu ile verdiği raporlarda; Hastanın ameliyatına ait bütün bilgilerin ameliyattan sonra 4.5.1996 gününde düzenlenmiş belgelere dayalı olduğu, ameliyat bülteni, anastezi formu gibi girişim anında düzenlenmesi gereken hiçbir belgenin, ayrıca ameliyatla ilgili video kasetin dosyada olmadığı, dosyadaki kasetin daha sonraki ameliyata ait olduğu, ilacın test dozu olarak 1-2 Ml. IV enjeksiyondan sonra beklenerek hastada yan etki yapıp yapmadığının gözlenmesi ve gelişebilecek hipotansiyona karşı geri kalan dozun yavaş bir biçimde enjekte edilmesi, eğer endiksiyonda kullanılıyorsa, yeterli anestezi derinliğinin kirpik refleksi veya solunum durması ile takip edilerek doz ayarlamasının yapılması gerektiği, ancak test dozu uygulamasının bile komplikasyon oluşmasını kesin olarak önleyemeyeceği, hastaya verilen 75 Mg. I.V pentothal hastanın yaş ve vücut ağırlığı dikkate alındığında optimal (uygulanabilir) doz olarak kabul edilebilir ise de, küçüğün genel anestezi altında olması dikkate alındığında, beraber verilen sair ilaçlar sinerjizim (önceki kullanılan ilaçlarla aynı yönde etki göstererek etkiyi artırma) ve potensiyalizasyon (önceden kullanılan ilaçların etkisini artırma) göstermesi nedeniyle, küçüğe daha düşük doz pentathol verilmesinin uygun olacağı, ancak gelişen nörolojik hasarın uygulanan ilaca bağlı allerjik reaksiyon sonucunu, yoksa ilacın doğrudan sistemik etkisi sonucunda meydana geldiğini ayırt etmek için yeterli tıbbi verimin olmadığı belirtilmiştir.
Adli Tıp Genel Kurulunun azınlık görüşünde ise; hastaya uygulanan 75 mg. dozun normal hastalar için ameliyata başlama dozu olduğu, çocuk olan hasta için bu dozun yüksek olduğu, oluşan nörolojik hasarın ilacın hatalı dozda uygulanması sonucu meydana geldiğinin kabulü gerektiği, bu sebeple ne amaçla olursa olsun anestezik maddelerin uygulanmasından sorumlu olan Dr. Selçuk Bilgin´in göstermesi gereken azami dikkat ve tedbiri göstermediğinden 4/8 oranında kusurlu olduğu belirtilmiştir. Adli Tıp Kurumu 5. İhtisas Kurulu, Adli Tıp Genel Kurulunun çoğunluk görüşü ve azınlık görüşü tarafından hazırlanan raporlarda ittifakla, hastanın genel anestezi altında olduğu, verilen sair ilaçlarla sinerjizim ve potensiyalizasyon gösterebilmesi nedeniyle, hastaya yaşı ve kilosu nazara alındığında daha düşük dozda pentathol verilmesi gerekirken buna uyulmadığı belirtilmiştir. Yine ameliyat sırasında tutulması gereken belgelerin tutulmadığı, ameliyat raporunun 6-7 ay sonra yazıldığı da dosyadan anlaşılmaktadır.
Bu noktada dava konusu uyuşmazlığın ve maddi olguların hukuksal yönden nitelendirilmesi gerekir. Bir davada dayanılan maddi olguları hukuksal açıdan nitelendirmek ve uygulanacak kanun hükümlerini bulmak ve uygulamak HUMK. 76. maddesi gereği doğrudan hakimin görevidir. Dava, davacının tedavisini üstlenen davalı hastahane ve personeli olan doktorların tedavi sırasındaki kusurları sebebiyle oluşan zararın giderilmesine ilişkindir. Davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır. (BK. 386-390)
Vekil vekalet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Vekilin sorumluluğu genel olarak işçinin sorumluluğuna ait kurallara bağlıdır. Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup, en hafif kusurundan bile sorumludur. (BK.321/1 md.) O sebeple doktorun meslek alanı içerisinde olan tüm kusurları, hafifte olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için, mesleki bütün şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlar da, bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da, koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılmak ve en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de müvekkil (hasta), mesleki bir iş gören doktor olan vekilden, tedavinin tüm aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/1 maddesi hükümü uyarınca, vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Ayrıca hakim HUMK.nun 286/1. maddesi hükmüne göre, bilirkişilerin vardığı sonuçla bağlı olmayıp, delilleri kendisi değerlendirip, somut olayın özelliklerini ve dosyadaki sair verileri esas alarak, kusurun mevcut olup olmadığını kendisi takdir edip belirlemelidir.
Uyuşmazlığa uygulanması gereken bu hukuki kuralların ışığında, somut olaya baktığımız da, ameliyat sırasında tutulması gereken kayıtların tutulmaması, ameliyatla ilgili raporun 7-8 ay sonra tutulması, çocuk olan hastanın yaşı ve kilosu ile genel anestezi altında olduğu ve verilen ilaçların birbirini etkileyip hastaya daha fazla tesir edebileceği hususları nazara alınmadığı, dolayısı ile ameliyat sırasında doktorların gerekli dikkat, özen ve ciddiyeti göstermedikleri sabit olduğundan olayda davalı hastahane ve doktorların kusurlu olduklarının kabulü zorunludur. Bu açıklamalar ışığında doktorların kusurlu olmadıkları yolundaki rapor sonuçlarına itibar edilmeyerek, davalıların kusurlu olduklarının kabulü ile, davacıların maddi tazminata ait talepleri açıklatılıp, delilleri sorulup, gerektiğinde bilirkişi incelemesi yaptırılıp belirlenip, talep doğrultusunda maddi tazminata ve uygun bir manevi tazminata karar verilmesi gerekirken, mahkemece aksi düşüncelerle yazılı biçimde karar verilmesi usul ve kanuna aykırı olup, bozmayı gerektirir.
KAYNAKLAR
Ayan,M.(1991). Tıbbi Müdahaleden Doğan Hukuki Sorumluluk. Kazancı Hukuk Yayınları, No:102, Ankara.
Demirel,B.(2005).”Hekimin Yasal Surumlulukları”, Gazi Tıp Dergisi / Gazi Medical Journal, 16/3
Gökcan,H.T.(2013).Tıbbi Mücadeleden Doğan HUKUKİ VE Cezai Sorumluluk. Seçkin Hukuk, Ankara.
Hasta Hakları Yönetmeliği http://sbu.saglik.gov.tr/hastahaklari/mevzuat.htm‎
Kıcalıoğlu,M.(2011).Doktorların ve Hastanelerin Tıbbi Müdahaleden Kaynaklanan Hukuki Sorumlulukları. Adalet Yayınevi, Ankara.
Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi (TDN) www.ttb.org.tr/index.php/Etik-Kurul/etik-1371.html‎
http://www.turkhukuksitesi.com/makale_1048.htm (17.10.2013)
“Hekimin Yükümlülükleri” başlıklı makalenin tüm hakları yazarı Tuğçe Oral’e aittir ve makale, yazarı tarafından Türk Hukuk Sitesi (http://www.turkhukuksitesi.com) kütüphanesinde yayınlanmıştır.
http://blog.milliyet.com.tr/hasta-olmak-mi–sonunda-iyilesememek-de-var/Blog/?BlogNo=404033
http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&view=gts
http://www.nethasar.com/yargitay_kararlari-616_tr_cd.html (15.10.2013)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir